80’lerde Lubunya Olmak

Fırsatım olur olmaz en çok gitmek istediğim oyunlardan biriydi. 80’lerde lubunya olmak, İzmir Siyah Pembe Üçgen Derneği tarafından “LGBT” tarihinin kitaplaştırılmış halidir. LGBT tarihi konusunda az sayıda bulunan çalışmalardandır. Olaylar birinci ağızdan anlatılmaktadır bildiğim kadarıyla. İşte o kitabın tiyatro oyunu olarak uyarlanmış halini izlemeye gittim. E hazır ev arkadaşlarımı da atlatabilmişken :)

Taksim semalarına doğru yola çıkıp o betondan yapılmış çakma yaya meydandan Pangaltı yönüne doğru gidiyordum. Mekan artı, oldukça değişik bir yerdeydi. Rezervasyonumu yaptırmıştım. Heyecanlıydım. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Nasıl bir mekan, hangi lokasyonda… Biraz da tedirgindim.

Yaşasın Google Maps. Zor da olsa, sokağı geçsem de bana mekanı bulduran yazılım. Yalnız, beyoğlu ve şişli de şöyle bir durum var ki, nereden ne çıkacağı HİÇ belli olmuyor.

Anlatmaya çalıştığım şey tam olarak da buydu. Bakar mısınız tam olarak nerelerden geçiyorum. Hani çabalamasan, teknoloji de olmasa? Neyse. Bu arada belirtmeliyim ki mekan artı, oldukça küçük bir yer, tek bir salonu var, seyirci kapasitesi az… Bu da onların tarzı(gerçekten öyle). Oda tiyatro akımına yakın bir mekan imiş mekan artı(araştırdım).

Erken gelmiştim, dakikalarca bekledim. Zaman geçtikçe hala gelen geçen kimse yoktu. İnsan garipsiyordu elbet. Bir yandan da “kim bilecek sanki buraları allahaşkına” diyerek kendimle muhabbet ediyordum. Bu arada mekana gidip biletinizi alırsanız öğrenci 20, tam 30 TL. Ay o değil de prova yapıyorlardı doğal olarak, boş bir vakitlerinde fotoğraf çekimi yapmak istemiştim ama baya bir zorluk çıktı :) E tabi ben de zorlayacak değildim. (Aralık ayını geçirmeden bence gidin)

Bekleme faslını geçtikten sonra tek tek biletler toplandı, içeriye geçtik. Cidden spoilerlere hak vermek lazım, gerçekten çok değişik bir atmosfer bizi karşıladı. Tiyatro sahnesi nere ayol? Bildiğin pavyon dekoru. Sahne de öyle, oyuncuların oturacağı yer de öyle. Çok iç içeydik, bu yönden oldukça yaratıcı buldum. Masa sandalyeler, hatta rakı görünümlü ayranlarımız bile vardı 😀 Şimdi birebir gerçeğini aramak hayalcilik olur. Maksimum 16 kişi gelse izleyebilirdi zaten. Yer de çok azdı.

Size birşey diyeyim mi? Sormaya fırsatım olmadı ama, travesti rolünü oynamak, sesini çıkarmak her oyuncunun harcı değil… Fakat içlerinden biri O KADAR İYİ YAPIYOR Kİ! Hem şarkılı türkülü, hem de acılı tatlılı anıların, yaşanmışlıkların aktarıldığı bir oyun idi. Bu arada oyundaki bütün karakterler trans kadın! 80’lerde sanırsam en çok öne çıkanlar olmuşlar. Gey ve lezbiyen kavramları o zaman biliniyor muydu bilmiyorum. Fakat 80’ler tarihinde ağırlıklı olarak trans kadınlar var ve hepsinin yolu öyle ya da böyle seks işçiliğinden geçmiş. Hepsi acılar ve travmalarla dolu hayatlar yaşamış. Küçük yaşlarına rağmen büyük deneyimler yaşamış, cesaretle kimliklerinin peşinden koşmuş insanlar. Aileleri tarafından ise hiç şanslı olamayan… Ağlatır da güldürür de yerine göre(oyun). Oyuncuların bizimle etkileşimi oldukça güzeldi.

4 karakter vardı… Evet 4. Hepimizi biyonik olarak birbirinin aynısı sterotipler zannedenler özellikle bu oyunu izlemelidir. Çünkü dördü de birbirinden oldukça farklı prenseslerdi. Hatta bir an, maksim gazinosunda assolist olasım gelmişti o zamanlarda, ya da o oyunda ben de oynamak istemiş te olabilirim. Ay ne bileyim, bugüne kadar deneyimlediğim en değişik tiyatro oyunu idi. Kıssadan hisse, fazla da sürprizin tadını kaçırmak istemem ama herkes izlese… Daha çok insan izlese…

Takipte kalın derim, Aralık ayı gösterimini kaçırırsanız daha sonra ne zaman bu oyun sergilenir iyi takip edin. Fırsatı yakaladınız mı hemen izleyin. Emin olun çok eğleneceksiniz :) Oyuncuların, senaristin ve kitabı çıkaran derneğin de emeklerine sağlık tek tek…

Oyun hakkında detaylı bilgi…
Tek başıma gidip izlemiş olamk kötü, belki de değil… Aslında yeni bir yer ve yeni bir şeyi keşfederken o macera da kimsenin bana ayak bağı olmaması… Amaan iyi ki de gitmişim ve de tek başıma gitmişim! Sefam olsun!!!

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Kabahatler Kanunu” nedir, ne değildir?

İstanbul Üniversitesi Ceza ve Usul Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, travesti ve transseksüellere yönelik haksız yere uygulanan “Kabahatler Kanunu”nu MİHA muhabiri Uğur Yıldız’a anlattı.

“Kamuoyunun tartışmasına neden olan bu uygulamada anılan ceza kişilerin sırf travesti veya transseksüel olması nedeniyle veriliyor ise yasa hatalı bir biçimde uygulanıyor demektir.”

“Böyle bir durumda da şüphesiz buna karşı kanun yolları açıktır. Hatta kasten bu uygulamanın devam ettirilmesi ihtimalinde yetkililer açısından idari ve cezai yaptırım söz konusu olabilmektedir.”

Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüellere (LGBTT) uygulanan Kabahatler Kanunu ne zaman yürürlüğe girdi? Nasıl oluştu?
5326 sayılı Kabahatler Kanunu 30.03.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, modern hukukta kabahat diye adlandırılan suç boyutunda nitelendirilemeyen basit eylemlerin Ceza Kanunu’ndan çıkarılması eğilimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Çünkü önemsiz sayılabilecek toplumsal ihlallerin Ceza Kanunu’nda yer alması çeşitli sakıncalar doğurmaktadır. Söz gelimi bu ihlaller mahkemelerin iş yüklerini aşırı derecede artırmakta, zaman kayıplarına neden olmakta ve Ceza Hukuku’nun sahip olduğu caydırıcılık gücünü ciddi olarak zayıflatmaktadır.

Ayrıca yargılamaya ilişkin maliyetleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Daha da önemlisi, bu eylemlerin ceza kanunlarında yer alması kişisel özgürlüklerin ancak zorunlu hallerde kısıtlanabileceği ve ceza hukukunun toplumsal düzeni korumak için son araç olabileceği yönündeki çağdaş düşünce ile de çelişmektedir. İşte, suçlulukla mücadelede sözü edilen bu gerekçeler, kabahatleri suç olmaktan çıkarma eğilimine ve kabahatler kanunun oluşmasına hız kazandırmıştır.

Bu yasanın çerçevesini çizer misiniz? Yasanın içeriği tam olarak nedir? Yasada sizin katkılarınız olduğu söyleniyor.
Bu bağlamda Kanunun yapım sürecine bakıldığında şüphesiz görüşlerime başvurulmuştur. Hatta o tarihte TBMM’de oluşturulan alt komisyonda görev almam için ilgili Bakanlıktan davet gelmiştir. Ne var ki üniversitedeki işlerimin yoğunluğu nedeniyle bu çalışmalara katılamadım. Yine belirtmeliyim ki, TCK’nın hazırlık aşamasında TBB’nin temsilcisi olarak TBMM Adalet Alt Komisyonu’ndaki çalışmalarım sırasında da bu konudaki fikirlerimi meslektaşlarımla paylaşma imkânına sahip oldum.

Hatta Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra getirilen düzenlemeye bakıldığında yazmış olduğum “Kabahatleri Suç Olmaktan Çıkarma Eğilimi ve Düzene Aykırılıklar Hukukunda Yaptırım Rejimi” isimli doktora tezimden faydalanıldığını gördüm. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum beni ziyadesiyle mutlu etmiştir.

Bu kanunun amacı nedir?
Kabahatler Kanunu’na genel olarak baktığımızda ilk madde de kanunun amacını görmekteyiz. Buna göre kanunun amacı; genel ahlakı, genel sağlığı, çevreyi ve ekonomik düzeni korumaktır. Bu amaçların gerçekleşebilmesi için ise kanunun; kabahatlere ilişkin genel ilkeleri, karşılığında uygulanabilecek idari yaptırımların türlerini ve sonuçlarını, karar alma sürecini, idari yaptırıma ilişkin kararlara karşı kanun yollarını, idari yaptırım kararlarının yerine getirilmesine ilişkin esasları belirlediği ve çeşitli kabahatleri tanımladığı görülmektedir.

Uygulamada hata veya eksikler görüyor musunuz? Zira LGBTT, polisin kendilerine yönelik keyfi ve haksız uygulamalarda bulunduğunu dile getiriyor. Ayrıca böyle bir durum karşısında yargı yoluna gidilebilir mi?
Öncelikle belirtmek isteriz ki; lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel kişilere polisin doğrudan idari nitelikte para cezası tatbik ediyor olması, Kabahatler Kanunu’na dayanmaktadır. Ancak, kamuoyunda yaşanan tartışmalar, bahsi geçen yaptırımların bu kişilerin tercih ettikleri yaşam tarzından dolayı uygulandığı noktasındadır, en azından böyle bir izlenimin mevcut olduğu görülmektedir.

Hemen vurgulayalım ki; lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, veya transseksüel olmak kanunlarımıza göre suç veya kabahat olmadığı gibi, bu kişilerin sıfatından dolayı bazı hizmetlerden yararlandırılmaması bile TCK madde 122’e göre ‘’Ayrımcılık’’ suçunu oluşturmaktadır. Daha açık bir ifadeyle temel yasa kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle bazı imkânlardan yararlandırılmamasını cezalandırmaktadır. Kamuoyunda tartışılan olayın TCK’ nın 122. maddesindeki ihtimallerle bir ilgisi olmamakla birlikte yasa koyucunun felsefi açıdan temel tercihinin ne olduğunu anlamak bakımından iyi bir örnektir.

Durum böyle olunca Kabahatler Kanunu’nda yer alan gürültü yapılması veya çevrenin rahatsız edilmesi eylemlerinden ötürü bir kişinin cezalandırılabilmesi için, yasada tanımlanan hareketleri yapmış olması gerekmektedir. Yani yasanın da ifadesiyle başkalarının huzur ve sükûnunu bozacak şekilde gürültüye neden olmak şarttır. Şayet kamuoyunun tartışmasına neden olan bu uygulamada anılan ceza kişilerin sırf lezbiyen, gey, biseksüel, travesti veya transseksüel olması nedeniyle veriliyor ise yasa hatalı bir biçimde uygulanıyor demektir.

Böyle bir durumda da şüphesiz buna karşı kanun yolları açıktır. Hatta kasten bu uygulamanın devam ettirilmesi ihtimalinde yetkililer açısından idari ve cezai yaptırım söz konusu olabilmektedir. Son olarak şunu da belirtmek isterim ki tereddütlerin giderilmesi bakımından bu tür idari para cezalarında, yaptırım tutanağına eylemin oluş biçimi kısaca yazılmalı ve sevk maddesi de gösterilmelidir.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türkiye’de Eşcinsellik Yasaktır!

Her geçen gün kadın ve eşcinsel, transseksüel cinayetleri artıyor. Artık nedenleri-niçinleri konusunda sözün bittiği noktasındayız. Çünkü biliyoruz ki heteroseksist sistemin namus gibi, ahlak gibi kendilerince yarattığı bir dayanak noktası var kendisini haklı gösterdiği. Sistemin başındakileri de bu zihniyet getirdiğine göre nefret cinayetlerinin artması kaçınılmaz. İktidar münferit olay gözüyle sessiz kaldığı gibi bu cinayetlere, dahası “hastalık, sapıklık, ahlaksızlık” diyerek hedef gösterip cesaret veriyor cinayete sebep olan nefrete.

İktidarın ayrımcı politikasına karşı eşcinsellerin de ellerinden geldiğince yasaları değiştirmek için politik olması gerekiyor ama önce yaşamak için eşcinsellik tarafına geçmeleri gerekiyor. Kaçmamak gerekiyor, korkmamak gerekiyor. Kaçışın kurtuluş olmadığını daha ne zaman anlayacak acaba eşcinseller. Ne zaman inanacaklar eşit olarak yaşama haklarının olduğuna?

Son nefret cinayetine kurban giden transseksüel cinsiyet kimliğinden dolayı tepki gösteren ailesinden uzak durmaya çalışıyormuş. Tabi ki canını kurtarmak için. O da kaçtı ama kurtulamadı işte.

Devlet nerede peki? Neden korumuyor transseksüelleri, eşcinselleri? İşine mi geliyor yoksa kendisine benzemeyenlerin öldürülmesi? Sırf cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğinden dolayı öldürülenlere karşı ağırlaştırılmış hapis cezası verilmesi gerekmez mi demokrasi gereği? Hakimi de, yasası da, vatandaşı da, basını da aynı zihniyetin ürünü tabi. Mesela basın hala eşcinselliğin tercih edilen bir şey olmadığını öğrenemedi gitti. Yargı desen tahrik gözüyle bakıyor. Baştakiler böyle yaparsa, vatandaşı da namus meselesi yapar tabiatıyla.

İnsan olan insan hasta yatağındaki kardeşini öldürür mi? Aile değeri dediğimiz bu mudur? Namusunu temizlemek için öldürmüş kardeşini. Çünkü travestilik yapıyormuş kardeşi. Buyrun burdan yakın; Medya travestiliği eşcinsellerin kadın kılığına girip fahişelik yapması olarak algılanmasına sebep olursa, abiler de kardeşlerinin o işi yapmasını istemeyeceklerdir ahlakçı bir toplumda.

Milletin vekili değil miydi eşcinsellik hastalık diyen? Meclis’in internetinde yasaklı olan kelimeler listesinde değil mi eşcinsellik, travestilik, transseksüellik veya eşcinselliğe dair diğer kelimeler? Eşcinsellik bu ülkede dolaylı da olsa hem yasa dışı, hem de yasaklı listesindedir. Ve nefret cinayetlerine karşı ağırlaştırılmış hapis cezası vermeyerek de bu düşüncesini toplum nezdinde pekiştirmektedir. Ellerinden gelse direkt yasaklayacaklar ama buna şu aşamada güçleri yetmiyor galiba! İşlerine de geliyor bu belirsizlik yasakçı olarak tepki çekmemek ve homofobik zihniyetin meydanı boş bulup kendi istedikleri şekilde at oynatması için.

Türkiye Cumhuriyeti kurulalı yıllar-yıllar olmuş ama hala eşcinselleri koruyan bir yasa yer almamaktadır Anayasa’mızda. Eşcinseller de bu ülkenin vatandaşı bu topraklarda doğan kişiler olarak ve devlet eşcinselleri korumadığı gibi öldürülmesine de sebep olmamalı. Zor bir şey mi bir insanı korumak? Zor bir şey mi bir insanı cinsel yöneliminden, cinsiyet kimliğinden dolayı koruyacak yasayı çıkarmak? Kim itiraz edecek buna, insanların korunmasına? Kendiniz istemiyorsunuz değil mi bunu?

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Tanzimat Romanında Eşcinsellik, ‘Efemineleşme’ ve Batılılaşma

Türkiye edebiyatına sancılı ve buhranlı bir kültürel değişim olan Batılılaşma olgusuyla giren roman, ilk örneklerinden itibaren ‘efemineleşme korkusu’yla gizlenen erillik kaybı endişesini ve ‘latent’ eşcinsellik korkusunu, aşırı Batılılaşmış ‘alafranga züppe’ tiplemesiyle yansıtır.

Türkiye edebiyatına roman, Batı edebiyatının aksine burjuvazinin yükselişi ve bireyin ortaya çıkışıyla değil Tanzimat döneminde, bizzat ‘Batılılaşma’ olgusunun kendisiyle beraber girer. Namık Kemal ve Şemsettin Sami gibi yazarların ilk çevirilerinin ardından, değerli edebiyat eleştirmeni Berna Moran’ın ‘taklit’ olarak adlandırdığı ilk eserler ‘roman’ türünde verilir.[i]

Bu, A. H. Tanpınar’ın ‘medeniyet buhranı’[ii] olarak tabir ettiği, hızlandırılmış kültürel değişimin sancısı olarak ileride kendi ikilemlerini doğuracak Türk romanın temel açmazları olarak bugün hâlâ, Batı karşısında, dev aynasındaki küçük bir çocuğun ruh haline bürünen Türk aydının; kökleri, İslam ve gelenekle sınırlandırılan bir modernleşme hareketinin içinde,[iii] epistemolojik değişimin yarattığı köksüzlük hissini anlamlandıracak içgörüyü yitirmesinden kaynaklanır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, savaşlar nedeniyle yaşanan toprak kaybının yarattığı ‘mağlubiyet’ hissi;[iv] kimlik krizine dönüşen radikal bir kültürel değişim sürecinde, değişim isteğini Batılı edebi eserleri birebir ‘taklit’ ederek -şaşkınlıkla karışan hayranlıklarıyla- gösteren edebiyatçılarımızın araçsal bir yaklaşımı benimsemelerine neden olur. Bu, Türk edebiyatında, uzunca bir dönem ‘özgün’ eserlerin çıkmamasına yol açacak bir meseleye yol açar.
‘Alafranga Züppe’ ve ‘Efemineleşme’
Bununla beraber ‘taklit’ meselesi sadece yeni bir edebi tür üzerinden meseleleşmez. Batı kültür ve kurumlarının Osmanlı kültürü içinde yer edinmesiyle birlikte Türk romanında, Ahmet Mithat Efendi’den başlayarak Doğu-Batı sorunsalının da merkezinde yer alacak ilk ‘travesti’ karakter, ‘aşırı batılılaşmış’ Osmanlı erkeğinin hicvedildiği ‘alafranga züppe’ tiplemesiyle beraber doğar.

Genellikle, azınlık tiyatrosunda yer alan ‘fars’ tipi güldürüden kaynaklanan ancak, Batılılaşma hareketiyle birlikte konak sahibine ihanet eden ‘hain ve tekinsiz öteki’ye dönüşmüş aşçı ve uşak tiplemelerinin oyunlarına gelen zavallı konak sahibinin yeni davranış kurallarına ve yaşam biçimine nasıl uyum sağlayamadığını kaba bir mizahla anlatan romanların ana karakterine tekabül eden bir kavramdır ‘alafranga züppe’.

Şerif Mardin, Tanzimat dönemi Türk edebiyatında sürekli tekrarlayacak bir karaktere dönüşecek züppelik olgusunu Recaizade M. Ekrem’in Araba Sevdası romanın ana karakteri Bihruz Bey’den hareketle ‘Bihruz sendromu’ olarak açıklar.[v] Osmanlı devletinde Batılılaşmanın hızına yetişemeyen bireyin travmatik dönüşüme bir tepkisidir bir bakıma Bihruz bey. Nurdan Gürbilek ise, ‘kadınsılaşma endişesi’ tespitiyle açıklar bu sendromu.[vi]

Aşırı batılılaşmanın sunduğu yabancı arzuların peşinde ucubeye dönüşen züppenin öyküsünün, kudretini yitirmiş imparatorluk topraklarında gerçekleşen gecikmiş modernleşmenin yol açtığı bozulma endişesi ile kültürel melezleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan kendini kaybetme korkusuna işaret ettiğini söyler Gürbilek.[vii]

Ona göre, “Erilliğini kaybetmiş ya da bir türlü erilleşememiş (mirasyedi) oğulun, hadım edilmiş ya da kadınsılaşmış genç erkeğin, yani bir kadın-adamın hikâyesidir züppenin hikâyesi.”[viii]

Dolayısıyla da salt bir kimlik kaybı endişesini değil, bu korkuya paralel olan bir ‘ödünç cinsiyete dönüşme’ kaygısını da yansıtır.[ix] Yani ‘efemineleşme’ korkusunu. Bu korkunun iletkeni olan roman ise, okurundan yazar ve eleştirmenine kadar Türk edebiyatını, bugünün çağdaş edebiyatına mevzu olacak derecede ‘kadınsılaşma korkusu’yla iç içe geçirir kapılma kaygısıyla.[x]

Gürbilek, bu kapılma ya da etkilenme endişesi adını verdiği tespitinin nedeni olarak ise Jale Parla’nın ‘yetimlik’ teması üzerinde durur.[xi] Gürbilek’e göre ‘babasını yitiren tecrübesiz oğulun tek yoksunluğu düşünsel alanda’ değildir, bizzat babasının rehberliğinden mahrum kalan genç oğlan cinsel kimlikte de bir çözülme yaşar ve adeta eril kimliğini de yitirir.[xii]

Bihruz’dan Meftun’a Travestilik&Eşcinsellik
Alafranga züppenin Tanzimat romanındaki ilk örneği ise, Ahmet Mithat’ın Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Batılılaşmayla birlikte Osmanlı ticaret hayatına giren kapitalizmin çöküntüye uğrattığı ahilik sisteminde maddi anlamda eriyen bireyin, lüks tüketimine ve şıklık arzusuna bir biçimde engel olmak için aşırı bir alaycılıkla eleştiriye girişen Tanzimat yazarının kendisi de bu süreçte aktif rol oynar.

Batılılaşmayı yanlış anlayan Felâtun Bey ile geleneksel olduğu için doğru Batılılaşmış Osmanlı erkeğinin simgesi olan Rakım Efendi karakterleri, sonradan fakir düşen zengin ile zenginleşen yoksul tiplemeleri üstüne kurgulanır. Babasından kalan serveti şık elbiseler, eğlenceler ve yabancı kadınlarla tüketmek yerine çalışan Rakım Bey, Ahmet Mithat’ın Batılılaşma anlayışına da denk düşer elbette. O da, geleneksel ve sınırları yine Jale Parla’nın belirttiği gibi ‘Kur’an ve hadise dayalı bir epistemolojinin’ içinde belirlenen bir modernleşme hareketini savunur.[xiii]

Tanzimat romanın en ünlü ‘efemine züppe’ karakteri ise kuşkusuz, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanın kahramanı Bihruz’dur. Çamlıca’da köşklerde, faytonlarda gezen Bihruz’un çapkınlığa heves ederken parasını tüketmesi ve Fransızca öğrenmeye çalışırken gülünç duruma düşmesi gibi konular romanın eksenini oluşturur.[xiv]

Zararları kendine, adeta hastalıklı ya da akılsız birer tipleme olarak çizilen bu mirasyedi tiplemeler, Berna Moran’ın belirttiği gibi, Hüseyin R. Gürpınar’ın Şıpsevdi romanın kahramanı Meftun’la birlikte artık ‘alafranga züppe’den ‘alafranga haine’ dönüşürler.[xv] Meftun’la birlikte ‘alafranga hain’ olan ‘efemine züppe’; ileride, Halide Edip, Peyami Safa ve Yakup Kadri gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının romanlarında da ‘alafranga hain’ minvalinde ilerleyecektir.

Meftun’u hain kılan unsurlar ise, düpedüz ahlaksız, müsrif, dolandırıcı ve çıkarcı olmasıdır. Bu noktadan sonra ise, gülünç olmaktan ziyade tehlike arz eden ve tehlikede olduğunda her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir tiplemedir artık Meftun karakterindeki Batı hayranı ve yavaş yavaş tüketim çılgınına dönüşen ‘efemine züppe’.

Para kazanmanın bir yolu olarak züppeliği tercih eden Meftun, böylelikle Bihruz’u da dönüştürür ve 1920’li yılların romanlarının yeni züppelerini yaratır. Artık servet tüketmek yerine servet yapan ve bu uğurda her türlü düzenbazlığı göze alan bir kuşaktır ‘alafranga züppeler’.[xvi]

Nurdan Gürbilek’in deyişiyle bu ‘kadın-adamlar’ sıklıkla kayınpeder mirasına konmak için istemedikleri evlilikler yaparlar ve Meftun örneğinde olduğu gibi hem zamparalık yaparlar hem de cinayete bulaşacak kadar gözlerini karartırlar zenginlik uğruna. Sonunda ise, başları belaya girse de bir yolunu bularak -genellikle evlilik ya da yurt dışına kaçma yoluyla- kurtulurlar.[xvii]

Nefret Söyleminin Kökeni
Türk romanın doğuşu olarak kabul edilen Tanzimat romanında görülen homofobinin temelinde yatan ve ‘kadınsılaşma’ endişesine de kaynaklık eden ‘eril kimlik kaybı’nın kökeninde yatan ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşen savaşlarda yaşanan toprak kayıplarının; iktidarın, sadece askeri alanda elde edilecek zaferlerle kazanılacağına olan inançtır.

Gerçekleşmeyen arzuların yer değiştirmesi, bastırılmak suretiyle ötelenmesi ya da alay konusu edilmesiyle neredeyse yüzyıllık bir süreçten, bugün gazetelerin 3. sayfa haberlerine cinayetlerle konu olan eşcinsellerin kurban edildiği nefret söyleminin, nasıl bir tarihsel süreçteki kültürel- politikalardan homofobiye evirildiğini de göstermesi bakımından mühimdir Tanzimat romanı.

Erkek cinsinde mutlaklaştırılan egemen iktidarın, kültürel alanda gerçekleşen modernleşme hareketini davranış kalıpları ve yaşam biçiminin taklidine indirgemesi; erkek eşcinselliğini gizillerken kadın eşcinselliğini, Oryantalist gözün ‘harem’ine indirger. Cumhuriyet’le birlikte, nekrofilik bir anne arzusuna hapsedilen kadın imgesine konumlandırılan ulus-devletin, unutulan ultra-modern ‘efemine züppeleri’ ise halen edebiyatın konusu olmayı bekliyorlar.

Başka bir yazının konusu olacak kadar detaylı olsa da kısaca, Cumhuriyet dönemiyle beraber ulus-devlete geçen Osmanlı İmparatorluğunun patriarkal, kapalı ve hegemonyacı yapısına gizlenen ‘latent’ eşcinsellik teması çağdaş Türkiye edebiyatına, Halide E. Adıvar’dan Peyami Safa’ya, A.H. Tanpınar’dan Yakup Kadri’ye, Yusuf Atılgan’dan, Leyla Erbil’e, Oğuz Atay’dan Sevgi Soysal’a daha yakın zamanda ise Orhan Pamuk’tan Adalet Ağaoğlu’na, Perihan Mağden ve Elif Şafak’tan, Selim ileri’ye Murathan Mungan’dan Bilge Karasu’ya kadar Türkiye edebiyatının birçok değerli yazarının kaleminden yansır.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İstanbul’un Bilinmeyen Yüzü

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye Başkanlığı altında “Ayrımcılığa Karşı Sesinizi Yükseltin” Kampanyası ve “Kültürlerarası Şehirler” Programı’nın ortak girişimiyle gerçekleştirilen Türkiye’den Çapraz Raporlar çalışması için 3 gazeteciden oluşan bir grupla İstanbul’daki eşcinsel ve transeksüellerin hayatını, yaşadıkları zorlukları anlamak için en uygun yeri düşünüyoruz.

İstanbul, her milletten, her ırktan ve her çeşitten insanın yaşadığı, deyim yerindeyse dünyanın minik bir kopyası. Ve bu şehrin kalbinin atışının en çok hissedildiği yer Taksim. Dolayısıyla bu çalışma için gece gidilen yer İstiklal caddesi oluyor.

Medyada pek de yer bulamayan eşcinseller hakkında bilgi almak, bir kısmıyla konuşmak için dolaşırken karşımıza bir kulüp çıkıyor. Cheeky Club eşcinsellerin gittiği ve şu an “kırmızı oda”ya sahip olduğu bilinen bilinen tek yer.
İçeriye girdikten sonra kulübün işletmecisi Serkan Karaman’ı beklerken içerideki müşterilerden bazılarıyla konuşuyoruz. Ortak noktaları hiçbirinin konuşmaktan çekinmemesi. Normal bir haber yaparken bile konuşacak kişi bulmakta zorlanan gazeteciler için bu oldukça şaşırtıcı bir durum.

21 yaşında olan, kulübün müşterilerinden biri İstanbul’da özellikle Taksim’de artık eşcinsel biri olarak yaşamanın diğer yerlere göre daha kolay olduğunu anlatıyor. “İstanbul’da bizi koruyan daha fazla kişi var, arkadaşlarımız çok” diyor ve kendi deneyimlerinden özellikle Ankara gibi İç Anadolu’ya yakın bölgelerde eşcinsel biri olarak yaşamanın zorluklarından bahsediyor.

Kendisi ailesine eşcinsel olduğunu ilk anlattığı zaman şiddet gördüğünü ancak ardından psikolağa gönderildiğini belirtiyor. Psikologların da artık eşcinselliği bir hastalık değil normal bir durum olarak görmeleri durumunun ailesi tarafından kabul edilmesini kolaylaştırmış.

Biz bunları konuşurken içeri Serkan Karaman giriyor. Kısa bir tanışma faslının ardından bizi şaşırtacak ilk açıklamayı yapıyor. Cheeky Club eskiden bir kiliseymiş, hatta hala kiliseye bağlı durumdaymış. Bu şoku daha yeni atlatırken, kulübün İstanbul’daki tek “kırmızı oda”ya sahip yer olduğunu öğreniyoruz.

Kırmızı odanın ne olduğunu bilmediğimizi anlayınca Karaman anlatıyor. Kırmızı oda ışıkların adından anlaşılacağı gibi kırmızı olduğu ve çiftlerin içerde fazla ileri gitmeden rahatçe birlikte olabildiği bir yer. Kulüp adını şimdiden Avrupa’da duyurmuş ve yurtdışından gelen müşteriler bile mevcutmuş. Bir süre sonra Cheeky Club’ü gezmeye başlıyoruz.

Taş bir bina olan yapıdan aşağı iniliyor, renkli ışıklarla aydınlatılmış içeride dar bir koridordan ilerleniyor. Koridorun sonunda bar var. İki masanın olduğu ortamda bir tane de özel şovlar için dans pisti mevcut.

Karaman buradaki taşların ve tavanın orjinal olduğunu, hiçbir yerine ilave yapmadıklarını anlatıyor. Bu sırada kulüp yavaştan dolmaya başlıyor.

Müşteriler genelde eşcinsel olsa da kimi heteroseksüel çiftlerin de sevdiği bir mekan. Müşterilerin yüzde 90’ı gey, yüzde 10’u ise lezbiyen ve heteroseksüel, yaş aralığı ise 18 ile 35 arasında. Arada travesti ya da transeksüeller de kulübe geliyormuş. Mekanda ayrıca tekno müzilten Türk müziğine kadar geniş bir yelpazede parçalar çalınıyor.

Serkan Karaman ile kulüp dışında eşcinsellerin yaşadığı sorunlardan konuşmaya devam ediyoruz. Son yıllarda yapılan eşcinsel yürüyüşü olan “Gay Pride”a katılımın giderek arttığından, sadece eşcinsellerin değil, kardeşine, akrabasına, arkadaşına destek vermek isteyen kişilerin de bu yürüyüşe dahil olduğundan bahsediyor. Bununla birlikte yürüyüşün medyada fazla yer bulmayışından da yakınıyor.

İstanbul’da özellikle travesti ve transeksüellerin yaşadığı zorlukları birinci ağızdan dinlemek için ikinci gün İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi’ne gidiyoruz.

Önceden randevu alamamıza karşın, burada da oldukça iyi karşılanmak oldukça hoş. Girişimin ve Kadın Kapısı’nın sosyal Danışmanı olan Şevval Kılıç üyelerinin yaşadığı zorlukları anlatmaya başlıyor.

Öncelikle hepsinin temel sorunu seks işçisi olmak dışında çalışmak için başka bir seçeneklerinin olmaması. Kendisi de iki yıl seks işçiliği yapan Şevval Kılıç artık üyelerinin korumazsız sevişmediğini ve bu konuda sürekli onlarla konuştuklarını anlatıyor.

Diğer bir sorunları ise polisin kimi üyelerine kabahatlar kanununa göre ceza kesmesi. Bu konuda çalıştıklarını anlatan Kılıç, kendilerinin de insan olduğunu ve cinsel kimlikleri yüzünden suçlanmamaları gerektiğini belirtiyor.

İstanbul LGBTT’de bulunan diğer üyeler de toplum içinde yaşadıkları zorlukları dile getirirken böyle bir girişimin oluşmasının yararlarından da bahsediyorlar. Özellikle kimi konularda yaşanan sorunların çözümü için İstanbul LGBTT artık bilinen bir kurum.

Yabancı gazeteciler polisin yaşattığı zorluklardan sonra askerlerin de kendileri üzerinde bir baskı kurup kurmadığını sorduğunda alınan cevap ise onları oldukça şaşırttı. Sonrasında pek çok eşcinselin de doğruladığı olay askeriyenin eşcinsel olduğunu kanıtlaması için kimi kişilerden olay anında fotoğrafının istenmesi. Bunun yaşattığı zorlukları anlatan LGBTT üyeleri bu uygulamanın da kısa sürede kalkmasını istediklerini ifade ediyor.

İstanbul’un farklı ve pek bilinmeyen yüzlerini geride bırakıp İstiklal Caddesi’ne çıkıldığında yine şehrin kalbinin ritimleri sizi karşılasa da pek bilmediğiniz bir dünyanın yarattığı farklı bir şok da yürüyüşünüze eşlik ediyor.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğinin Yasalaşması İçin Ölmemiz mi Gerekiyor?

Uluslararası turizm şehri olan Antalya’da, AB’ye aday bir ülkede, misafirperverliği ve insanlığıyla, iyi niyetiyle övünen bir kültürde insanlar cinsiyet kimliğinden veya cinsel yöneliminden dolayı linç edilmeye kalkılıyor.

“İnsanlık nedir?” diye insanların aynanın karşısına geçip kendilerine bir sormaları gerekiyor. Sonra da yobaz, ilkel dedikleri zaman itiraz ediyorlar. Eşcinseller heteroseksüellere “Niye bize benzemiyorlar?” diye saldırsalar ne olacak peki? Tamam siz hakimsiniz, sayıca fazlasınız ama eşcinsellik diye bir gerçek olduğu için eşcinselliğiyle gurur duyan ve kendini ezdirmeyen, haklarını ölümü pahasına savunan eşcinseller de var?

Sahi kuzum siz heteroseksüel saldırganlar, caniler, derdiniz ne, halledemediğiniz ne? Kendinizi bir kontrol etseniz çok iyi olur? Size benzemeyenler size ne yapıyor? İçinizde uyuyan bir taraflarınızı mı uyandırıyorlar? Yoksa eşcinseller niye yoldan geçen heteroseksüellere saldırmıyorlar? Siz homofobik misiniz? Siz bastırılmış eşcinsel misiniz? Değilseniz bu dünya sadece heteroseksüellerin-heteroseksistlerin-eşcinsel düşmanlarının değil.

Peki bu nefrete, şiddete ve cinayetlere seyirci kalan devlet nerede? Neden yasalarda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini tanımlayarak, eşcinsellere ayrımcılık yapanlara karşı yaptırımlar uygulayıcı düzenlemeler yapmıyor? Devlet de mi ayrımcı, devletde mi homofobik, devletde mi eşcinsellerin veya çoğunluğa benzemeyenlerin yok edilmesini istiyor da bir şey yapmıyor?

Herkes heteroseksist yasalarla savunulamayacağı ve korunamayacağı için, eşcinsel nefretini münferit bir olaymış gibi, sıradan bir olaymış gibi, hatta tahrik unsuruymuş gibi değerlendirip heteroseksist figüranları cesaretlendirmek hukuk devleti olmakla bağdaşmaz.

Ne olacak peki şimdi? Al sana koskoca bir takipsizlik. “Kim saldırdı, nerede?” diye kim araştıracak? Dayak yiyen dayak yediğiyle, öldürülen öldürüldüğüyle kalıyor. Çünkü burada kimin nefret ettiği veya kimin şiddet uyguladığı, kimin cinayet işlediğinden öte, travesti veya eşcinsel olduğu için farklılığa tahammülsüzlüğe imkan, meydan ve cesaret verilmesinin gözardı edilmesi önemli olan.

Bir de “Eşcinsel olsa da herkes hakkını arasın, yasalar herkes için eşit şekilde işler” denir, laftan başka da hiçbir şey yapılmaz ama. Tabi ki her şeye-umutsuzluğa rağmen yasal haklarını eşcinseller sonuna kadar kullanacak, kullanmalı, kullanıyorlar da ama genelde ne kadar işe yarıyor tartışılır. Mahkemede eşcinsellerin aleyhine kararlar bile çıkabiliyor tahrik bahanesiyle.

Yasalarda eşcinseller için cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri yüzünden yapılan saldırılar, ayrımcılıklar nefret suçları kapsamında tanımlansın, bak o zaman nasıl şikayet konusunda cesaretlenecek eşcinseller? Şimdi eşcinseller de, eşcinsel düşmanları da biliyorlar çünkü yasaların, toplumun, heteroseksist sistemin eşcinselliğin-eşcinsellerin karşısında olduğunu. O yüzden ne eşcinseller şikayet etmeye gerek duyuyorlar bir şey değişmeyeceği-kendilerine yapılan haksızlıklar cezalandırılmayacağı için, ne saldırganlar nefretlerini sorgulama ihtiyacı hissediyorlar, ne de yasalar sorgulama ihtiyacı saldırganları. Yasalar bir değişse belki eşcinsellerin şikayetine bile gerek kalmayacak saldırganlar ceza almaktan korkacakları için.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin anayasada tanımlanması için eşcinsellerin, travestilerin, transseksüellerin veya diğer cinsiyet kimlik ve yönelimde olanların hepten ölmesi, heteroseksist nefretin eşcinselleri tamamen yok edip amacına ulaşması mı gerekiyor illa ki? Tabi eşcinseller sindirilerek veya öldürülerek yok edilince eşcinselleri koruyan bir yasanın çıkmasına da gerek kalmayacak?

Yaşanılan olaylar uzaktan sivrisinek vızıltısı gibi gelebilir eşcinsellere de, heteroseksist topluma da; İnsanın kendi başına gelmeyince ayrımcılığa maruz kalan sınıfa dahil olanlar duyarsız kalabilir, ayrımcılığa maruz kalan duyarlı kesim de önyargılı olabilir. Çünkü herkes içselleştirdiği heteroseksist yapının dışında kalmamak derdinde olduğu ve kendini çaresiz hissettiği için destekliyor en başta, en azından kendi canı yanıncaya kadar seyirci kalarak besliyor egemen yapıyı.
Çünkü ben de-biz de bu linç girişimlerine maruz kaldık. Ne oldu peki? Saldıranları biz bile tanımıyorduk ki? Ama saldıran zihniyeti biliyorduk. O zihniyet hâlâ orada duruyor. Sadece “görevimizi yaptık” sorumsuzluğuyla içlerinden birini cezalandırmış gibi yaparak ne homofobi çözülebilir, ne de diğer farklılıklara yapılan ayrımcılıklar.

Burada iş-ayrımcı zihniyeti yargılatma görevi en başta ayrımcılığa maruz kalanlara-eşcinsellere düşüyor. Yoksa kendilerinin çıkarına olan düzenden ayrımcılık yapanlar niye rahatsız olsun ki? Rahatsız olma kapasitesi-duyarlılık-insanlık olsa, zaten ayrımcılık yapmaz.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Medya Nefreti Körüklüyor”

Özellikle gelişmiş batılı ülkelerde insan hakları ve demokrasi kavramları ile birlikte gitgide yerleşen ve anayasalara da giren eşcinsel hakları Türkiye için yeni yeni konuşuluyor. Toplumsal yaşamda cinsel yönelimleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kalan, dışlanan, şiddet gören LGBTT’lerin haklarını savunan örgütler zor şartlarda ayakta kalma mücadelesi veriyor. İzmir’in tek lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel (LGBTT) derneği Siyah Pembe Üçgen Derneği temsilcisi Yavuz Cingöz dernekleşme süreci ve faaliyetler hakkında Ege Telgraf’a konuştu.

Derneğin kuruluş öyküsünü anlatır mısınız?
Siyah Pembe Üçgen Derneği İzmir 2009 yılında alandaki tüm kuruluşların emek ve mücadeleleriyle yaratılmış; Türkiye LGBTT hareketini ideolojik mirasını benimseyen anlayışla, İzmir’de dernekleşmiştir. Türkiye’nin bu alanda kurulan 5.derneğiyiz.

Medyada derneğinizin kapatma süreci ile onlarca haber yer almıştı…
Siyah Pembe Üçgen, İzmir İl Dernekler Müdürlüğü’ne tüzüğünü teslim ettikten kısa bir süre sonra, Dernekler İl Müdürlüğü’nün genel ahlaka ve aile kurumunun korunmasına aykırı bulduğu için dernek hakkındaki kapatılma talebiyle karşılaştı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı bu başvuruyu kabul etti ve dava açıldı. 4 duruşmanın sonrasında davanın reddedilmesine karar verildi.

Derneğin varlık sebebi nedir?
Örgütleniyoruz çünkü LGBTT’lerin var olduğu her alanda farklı farklı hak ihlalleri ve ayrımcılıklarla karşılaşıyoruz. Sosyal hayatta bir travestinin sadece travesti olduğu için ev kiralayamadığını, polis şiddetine maruz kaldığını ve kafelere giremediğini görüyoruz. Birçok LGBTT birey ailesine açıldıktan sonra cinsel yönelimi ve/ya da cinsiyet kimliği ailesi tarafından kabul edilmediği için yalnızlaştırıldığını, LGBTT bireylerin onarım terapisi altında eylemlere maruz kaldığını biliyoruz. LGBTT var oluşunun ceza uygulamalarında bir neden olarak görüldüğünü; bir LGBTT öğrencinin cinsel yönelimi ve/ya da cinsiyet kimliğinden dolayı tacize ve şiddete maruz kaldığını; LGBTT konulara dair haberlerin medyada sansür mekanizmalarına maruz kaldığını; LGBTT bireylerin sağlık haklarına eşit koşullarda ulaşmakta zorlandığını; LGBTT olmanın işten atılmak için haklı bir sebep olarak gösterilebilindiğini biliyoruz. Gün geçtikçe LGBTT bireylerin nefret suçlarına maruz kalmaya devam ettiği takip ediyoruz.

LGBTT’lerin sosyal yaşamda sıkıntıları nelerdir?
LGBTT bireyler sosyal hayat içinde cinsel yönelim ve/ya da kimliklerini açıklayamamak, gizlemek zorunda bırakılmaktadır. LGBTT örgütlenmelerinin içinde olmayan bireyler, ağırlıklı olarak karşıcinsellere yönelik kurulmuş sosyal ortamlarda var olmaya zorlanmaktadır.

İnternetin kullanımının artması bir yanda LGBTT bireylerin sosyalleşmesi için yeni bir imkân yaratırken diğer yanda LGBTT bireyler için bir tehdit aracına dönüşmektedir.

LGBTT bireylere yönelik fiziksel şiddet çok yoğun olarak yaşanmakla beraber nefret suçlarında, özellikle de LGBTT cinayetlerinde gözle görünür bir artış vardır. Fiziksel şiddete uğrayan bireyler karakollara gidip şikâyetçi olmaktan çekinmekle beraber şiddet olayının polise yansıyacağını düşünerek tıbbi yardım alamamaktadır. Şiddet yaşayan bireyler LGBTT olmalarından kaynaklı suçluluk duygusuna kapılabilmekte ve kendilerine psikolojik baskı uygulayabilmektedir. Fiziksel şiddetin çok yoğun olarak yaşandığını tahmin etmekle beraber şiddete maruz kalan bireylerin bunu gizleme eğilimlerinden ötürü istatistiksel verilere ulaşılamamaktadır.

Travesti ve transeksüel bireylerin toplu taşıma araçlarını kullanamaması, yine travesti ve transeksüel bireylere bürokratik işlemlerde ayrımcılık uygulanması, zorluk yaşatılması, kimliği açık ve görünür olan bireylerin ev kiralamakta zorlanması, LGBTT bireylerin kamusal alanlarda gizlenmek zorunda kalması LGBTT bireylerin karşısına çıkan zorluklardandır.

Toplumsal baskıların kaynağını aile olarak değerlendirebilir miyiz?
Türkiye’deki hâkim sosyal atmosferi belirleyen geleneksel aile değerleri LGBTT bireyler için bir başka engel oluşturmaktadır. Aile içi ilişkiler ve akrabalık ilişkilerinin yavaş yavaş değişmekte olduğunu söylemek mümkünse de bireylerin tutum ve davranışlarının üzerinde aile dinamiklerinin etki ve kontrolü halen sürmektedir. Ailelerin otoriter tutumları, sadece bireyler üzerindeki sosyal güçleri nedeniyle değil, ekonomik güçleri nedeniyle de sosyal düzeni belirlemede önemli bir etken olmaktadır.

Aile desteğini ve güvencesini kaybetme tehlikesi birçok insanı ailesine açılmaktan alıkoymaktadır. Çocuklarının LGBTT olduğunu, zorlanarak ya da kolayca kabullenen aileler varsa da, ayrımcı, katı aileler, LGBTT çocuklarını “değiştirmek”, “tıbbi müdahalede bulunmak” veya tehdit etmek, baskılamak için çeşitli yöntemler kullanmaktadır.

LGBTT bireylerin ailelerine açılması “LGBTT annesi, babası” gibi kimlikleri beraberinde getirmekte, ebeveynler bu durumu gizlemek istemektedir. Çünkü onların da kendilerini bu toplumda var ederken ördükleri bir sosyal değerler bütünü bulunmaktadır. Bu bütünden dışarı çıkmak istememektedirler. Toplumun LGBTT bireyi dışlaması sık karşılaşılan bir olguyken, aynı toplum LGBTT bireylerin anne babalarını da “Ne biçim anne, baba” etiketiyle yaftalamaktadır. Toplumda birçok kimse birbirlerinin annelik, babalık vasfını yargılama hakkını kendinde bulabilmektedir. Kendi çocuklarının olumsuz yorumlanmasını istemeyen ebeveynler de çocuklarına kendilerini acındırmak, onları bizzat engellemeye çalışmak şeklinde onları değiştirmeye yönelik stratejiler geliştirmektedir.

Evinden kaçtıktan sonra sonra metropollere gelip iş bulamayan LGBTT bireyler zorunlu seks işçiliğine itilmektedir. Seks işçiliğine itilen geyler travesti alt kültürüyle tanışmakta ve cinsel kimliğini bir gey olarak kurabileceği bilgisinden yoksun olduğu için travestiliği ve transeksüelliği tek çözüm olarak görmektedir.

Zorla evlendirilen LGBTT bireyler eşleri tarafından cinsel yönelimleri ve/ya da kimlikleri öğrenildiğinde, bu durumdan ötürü baskı altında tutulabilmekte, bu durum boşanma gerekçesi olarak gösterebilmekte, hatta velayet davaları LGBTT bireylerin aleyhine sonuçlanabilmektedir.

Cinsel yönelimleri ve/ya da kimlikleri nedeniyle aileleri ve yakın çevreleri tarafından tacize, fiziksel ve psikolojik şiddete uğrayan, öldürülen, intihara sürüklenen LGBTT bireylere yönelik verilere ulaşılamamaktadır. LGBTT varoluşu sürekli bastırıldığı, göz ardı edildiği için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılık konusunda istatistiksel bilgiye ulaşmak neredeyse imkansızdır.

Yeni anayasa çalışmalarının başlayacağı konuşuluyor. Eşcinseller yeni anayasadan ne bekliyor?
Türkiye Cumhuriyeti’nin ne anayasasında ne de Türk Ceza Kanunu’nda LGBTT bireyler hakkında herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. LGBTT bireyleri ayrımcılığa karşı korumak için LGBTT varoluşuna değinilmediği gibi eşcinsel davranışını ve/ya da TT kimliğini cezalandırmak için de LGBTT varoluşuna değinilmemektedir.

Emniyet güçleri travesti ve transeksüeller başta olmak üzere LGBTT bireylere yönelik sistematik şiddet uygulamaktadır. LGBTT bireyler adil yargılanma hakkından yoksun bırakılmakta, işkence ve kötü muameleye maruz kalmaktadır.

Anayasa, son 10 yıldır yapılan pek çok değişikliğe rağmen, halen daha temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı ve yargı bağımsızlığı ilkesini zedeleyici nitelikleri içinde barındırmaya devam etmektedir. Bu durum Türkiye’yi gerçek bir hukuk devleti olma niteliğinden de uzaklaştırmıştır. Bu anayasanın altında üretilen ve yaşamın her alanını düzenleyen yasaların ve kurumsal yapıların da temel olarak aynı felsefi temele sahip olması, LGBTT bireylerin insan hakları ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesinin önünde bir engel olarak ortaya çıkmaktadır.

Kamu görevlilerinin ve politikacıların, LGBTT bireylerin insan hakları savunucularını, sivil toplum temsilcilerini hedef alan yaklaşım ve uygulamaları, LGBTT bireylerin açılmalarını engellerken örgütlenmeyi de geciktirmektedir.

Kamu yönetiminin etkinliklerinde sivil toplumun görüş ve önerilerini dikkat alabilecek sağlıklı mekanizmalar bulunmamaktadır. Ahlakçı ve tutucu önyargılar LGBTT örgütlenmelerinin önünde engel oluşturmaktadır.

Eğitimde de hak ihlalleri yaşanıyor mu?
Okul öncesinden başlayarak eğitim-öğretim hayatı boyunca bireylere yalnızca karşıcinsellik gösterilmekte, travestilik ve transeksüellik yok sayılmaktadır. Öğrenci LGBTT bireyler ayrımcılığa uğrayacakları, eğitimci LGBTT bireyler ise görevlerinden edilecekleri korkusuyla gizlenmek zorunda bırakılmaktadır.

Türkiye’de cinsel eğitim son birkaç yıldır gündemde olan ve kısıtlı sayıda uygulanan bir eğitim şeklidir. Bu eğitimlerin ülkedeki eğitim programlarına yerleştirilmesi, sadece üremeye dayalı cinsel eğitimden kurtarılması, LGBTT varoluşuna dair doğru ve eksiksiz bilginin okullarda verilmesi gerekmektedir.

LGBTT örgütleri lise ve bazı üniversite etkinliklerinde stant açamamaktadır ve kulüpleşmekte zorlanmaktadır. Cinsel yönelimi ve/ya da kimliği açık olan LGBTT bireyler yurtlardan atılmaktadır.

LGBTT varoluşu üzerine yapılmak istenen ödevler geri çevrilmekte, eğitmenler tarafından geçerli not alamamaktadır. Travesti ve transseksüeller lisans ve lisansüstü eğitime kabul edilirken ayrımcılık yaşamaktadır.

Peki, iş hayatında durum nasıl?
Türkiye’de LGBTT olmak işe girme sürecinde sorun olabildiği gibi işten atılma nedeni de sayılabilmektedir. Cinsel yönelimi ve/ya da kimliği açık LGBTT bireyler iş yerinde sosyal dışlanmaya maruz kalmakta, doğrudan ya da dolaylı olarak tacize ve ayrımcılığa uğramaktadır.

LGBTT bireyler, Medeni Kanun ve İş Kanunu’nda cinsel yönelime ve/ya da kimliğe dair bir madde bulunmadığı için karşıcinsellerin yararlandığı sosyal haklardan yararlanamamakta, sendikal faaliyetlerde bulunamamakta, sendikal haklardan yararlanamamaktadır.

LGBTT çalışanların LGBTT derneklerine katılımı işten atılma tehlikesini de beraberinde getirebilmektedir. LGBTT bireyler özgüven eksikliği ve dışlanma korkusu yüzünden istedikleri iş alanlarında çalışamamakta, çalışılan işin ağır yükümlülüklerine katlanmak zorunda kalmaktadır. LGBTT bireyleri yıldırmak için işten ayrılmaları talep edilmektedir.

Türkiye’de seks işçiliği özellikle travesti ve transeksüeller için zorunlu iş alanı haline getirilmekte ve kayıtlı seks işçiliği yapabilen az sayıdaki trans- kadın dışında seks işçilerine hiçbir sosyal hak tanınmamaktadır.

Eşcinsellerin sağlıkla ilgili sıkıntıları var mı?
Sağlık çalışanları mesleki eğitim programlarında LGBTT varoluşu üzerine bir eğitim almadıkları için, sağlık çalışanlarının konuya bakışlarının, toplumun ataerkil atmosferinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Hayatlarının belli bir döneminde psikolog ve psikiyatra giden LGB bireylerin %30’u eşcinselliğin psikolog ve psikiyatrlar tarafından hastalık olarak görüldüğünü, %22’si istemedikleri halde ilaç tedavisine zorlandıklarını, %29’u ise karşıcinsel olmaya zorlandığını, alâkalı-alâkasız anlattıkları her şeyin eşcinselliklerine/biseksüelliklerine bağlandığını söylemişlerdir.

LGBTT bireyler, genel tıp etiğine aykırı bir şekilde farklı muameleye maruz kalabildikleri gibi, sözel ve fiziksel şiddete de maruz kalabilmektedir. Sağlık çalışanlarının olası olumsuz yaklaşımı nedeniyle kişinin eşcinsel ilişkide bulunduğu bilgisini doktorundan gizlemek zorunda kalması ( özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili olarak ) gereken sağlık hizmetinden mahrum kalması sonucunu doğurmaktadır. Benzer şekilde LGBTT bireyler, sağlık sisteminin ’gizlilik’ ilkesine güvenememekte, haliyle sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadır.

Türkiye’de sağlık personeli tarafından bile AIDS’in bir eşcinsel hastalığı olduğu düşünülmekte, Sağlık Bakanlığı’nda HIV+ ve AIDS olmak konusunda güvenilir istatistikler bulunmamaktadır. AIDS konusunda herhangi bir sistematik eğitimin bulunmaması, HIV+ bireyleri koruyucu bir kanun olmaması, LGBTT bireylerin kan bağışı yapamıyor olması, test formlarındaki ayrımcı söylem ve mevcut sosyal güvenlik kayıt sisteminin hasta bireyleri deşifre etmesi sağlık alanındaki ayrımcı politikalardır. 18 yaş altındaki LBGTT bireylerin zoraki psikiyatrik tedaviye maruz kalmaları, cinsel sağlık alanında danışma hizmetlerinin ücretli ve/ya da eksik olması, tek tip kondom (lâteks) üretimi, kayganlaştırıcının bulunamaması ve son olarak askerlik yapmış, çocuk sahibi olmuş trans-kadınların kısırlıklarını kanıtlayamadıkları sürece cinsiyet düzeltme operasyonu geçirememesi gibi engellemeler sağlık alanında LGBTT bireylerin karşısına çıkan sorunlardandır.

Medyanın eşcinselleri yok saydığını belirttiniz…
Türkiye’deki yaygın medyada LGBTT bireyler toplumsal imgeler üzerinden kurulmakta, karikatürleştirilmekte ve var olan toplumsal önyargılar güçlendirilmektedir. LGBTT bireyler medyada ağırlıklı olarak geyler, trans kadın temsil edilmektedir. Lezbiyenlerin, biseksüellerin, trans erkek görünmezlikleri medyada da sürdürmektedir.

Dilde ayrımcılık uygulanmakta, manşetler taraflı atılmaktadır. LGBTT örgütleri hedef gösterilmektedir.

LGBTT bireyler haberlerde çok az temsil edilmekte, buna karşın cinayet ve fuhuşla ilgili haberlerde ön plana çıkarılmaktadır. Haberlerde cinsel kimlik ve şiddet arasında bağ kurulmakta, LGBTT olmak şiddete yönelmenin sebebi olarak sunulmaktadır. Ünlü insanların ve yabancı politikacıların cinsel yönelimleri ve/ya da kimlikleri, haberle hiç bir ilgisi olmasa bile vurgulanmaktadır.

1994’te faaliyete başlayan RTÜK özellikle AKP iktidarı sırasında politikleşmiş, adeta bir sansür üst kurulu haline getirilmiş, Türkiye’nin en homofobik, transfobik kurumlarından birisi olmuştur. Yayınlarda, kurumun yayın ilkelerinin 4’üncü maddesinin z bendinden “Gençlerin ve çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlakî gelişimini zedeleyecek türden programların, bunların seyredebileceği zaman ve saatlerde yayınlanmaması” hareketle yayın kuruluşlarına baskı uygulanmaktadır. Bugün itibarıyla RTÜK ifade özgürlüğünün önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. RTÜK faaliyetleri takip edilmeli, söz konusu kurumun kararlarına, eylemlerine cevap verecek devamlı yenilenen bir iletişim ağı oluşturulmalıdır.

Son zamanlarda, internet kafelerde uygulanan filtre programları ile lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel bireylerin yok sayıldığı, dünyada yapayalnız olduklarını sanarak bunalımlar yaşadığı, diğer LGBTT bireylerle tanışamadığı toplumumuzda, internete erişim ve bilgilenme hakkı engellenmekte, LGBTT bireylere hali hazırda uygulanan ayrımcılıklar bir kat daha arttırılmak istenmektedir.

Erişkinler arasındaki, rızaya dayalı hiçbir duygusal, cinsel beraberlik çocuk pornosuna, pedofiliye benzetilemez. Asla ve asla birbiriyle karıştırılamaz.

“Müstehcenlik ve genel ahlak” gibi muğlak kavramların sürekli olarak LGBTT bireyler aleyhine kullanılması yetmiyormuş gibi, şimdi aynı kavramlar LGBTT varoluşunu tanımlayan kelimelere yüklenerek sansür uygulanmaktadır.

Eşcinsel/biseksüel bireylerin %58’inin biseksüelliğin kararsızlık olduğunu, %56’sının ise doğru bilgiye ulaşamadığı için cinsel yönelimi ile ilgili olumsuz duygulara kapıldığını, yalnız kalmaktan korktuğunu söylediği Türkiye’de filtre kelimeler yöntemiyle “Her bireyin eşit ve doğru bilgiye erişim hakkı” ihlal edilmektedir.

Nefret suçlarıyla mücadele haftası etkinlikleri düzenliyorsunuz…
Nefret Suçları ile ilgili LGBTT bireylerin ve diğer sivil toplum örgütlerinin ve sokağın nefret suçları ve nefret söylemi konusunda farkındalık kazanması ve gün geçtikçe artan nefret suçlarının önlenmesi ve bu alandaki çalışmalara destek sunmak amacıyla yine bir nefret suçu sonucu hayatını kaybeden gazeteci Baki Koşar anısına nefret suçlarıyla mücadele haftasını düzenliyoruz ve bu alanda yapılan çalışmaları desteklemek için hukuk ve medya alanlarında Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Ödülleri’ni veriyoruz. Bu kapsamda gerçekleştirdiğimiz üç haftada, ilk yıl LGBTT bireylerin uğradığı nefret suçlarına yoğunlaşarak ilk haftamızı gerçekleştirdik. Ardından nefret suçu ile karşılaşan gruplar ile bir araya gelerek bu konuyu “Ayrımcı Tutum ve Zihniyetin Teşhiri” başlığı altında ötekileştirilen diğer gruplar ile ortak bir çalışma hazırladık. Üçüncü yılında ise Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi adlı eserinden ilham alarak “Özgürleşme Korkusu ve İktidar” başlığı altında nefret suçlarını konu alan etkinlikler düzenledik.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Hala nedeni bilinmeyen ve sadece sevdiğimiz insanlara duyduğumuz hisler bağlamında yaşadığımız farklılıklar aramızda nefrete dönüşmesin. Sadece biraz anlayış ve düşünceyle çok yol alabiliriz.

Siyah ve Pembe Üçgen Nedir?
Pembe Üçgen eşcinsel kültürün en sık rastlanan ve en popüler simgelerinden biridir. Kökeni II. Dünya Savaşı’na uzanan Pembe Üçgen, Naziler tarafından cinsel yönelimi nedeniyle toplama kamplarına konulmuş erkek eşcinsellere verilmiştir. Yine cinsel yönelim nedeniyle tutuklanmış eşcinsel kadınlar (lezbiyenler) ise Siyah Üçgen takmak zorunda bırakılmıştır. Eşcinseller, Nazi rejiminin baskı ve soykırımına maruz kalan gruplardan biridir.

Pembe Üçgen, Gökkuşağı Bayrağı ile birlikte eşcinsel yürüyüşlerinin ve eşcinsel haklarının başlıca sembollerinden biri olarak kullanılmaktadır.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Suç-lu: Nefret Suçları Kimin Sorunu?

Nefret söylemiyle mücadele asla sadece bu söylemin hedefi olan grupların sorunu olmamalı. Nefret suçlarının ve bu suçlara neden olan nefret söyleminin bütünüyle ortadan kalkması, toplumsal iktidar ilişkileri ve gruplar arasındaki hiyerarşik toplumsal örgütlenmenin değişmesiyle mümkün olabilir.

Bir kişi ya da gruba, ait olduğu kimliği, inancı, politik görüşü, cinsiyeti ya da cinsel yönelimi gibi nedenlerle, farklı biçimlerde zarar verme amacıyla saldırılması sonucunda oluşan suçlar genel olarak nefret suçları olarak adlandırılmaktadır. Nefret suçları, suçun kurbanlarının herhangi bir eylemi nedeniyle yani gerçekleştirilen bir edim sonucunda değil, gerçek ya da algılanan renkleri, milliyetleri, cinsel yönelimleri, görünümleri, etnik kökenleri, bir başka söyleyişle “eylemleri değil var oluşları nedeniyle” maruz kaldıkları saldırganlık içeren davranışlardır. Diğer suç tiplerinden farklı olarak nefret suçları, saldırganların, kurbanlarının var oluşlarına yönelik tehditlerdir ve kurbanlar bireysel, kişisel özellikleri ya da edimleri değil, ait oldukları grubun varlığı, o gruba aidiyetleri nedeniyle nefret suçlarının hedefidirler. Bu nedenle nefret suçları konusuyla ilgili her şey doğası gereği toplumsaldır; sadece saldırganların ya da mağdurların değil toplumun tümünün yaşama biçimiyle, toplumu oluşturan farklı grupların birlikte yaşamaya ilişkin anlayışları ve bu anlayışın, ideolojinin sonuçlarıyla doğrudan ilişkilidir, dolayısıyla bütünüyle politiktir.

Suç, genel olarak toplumsal bir olgudur ve toplumsal olan her şey sonuç olarak her tür suçla ilgili olgular açısından belirleyicidir fakat nefret suçları özel olarak, bir toplumda gruplar arası ilişkilerin yaşanma biçiminden kaynaklanan, gruplar arası ilişkiler sonucunda oluşan şiddet konusuyla doğrudan ilişkilidir. Nefret suçlarına neden olan, mağdurlara yönelik kişisel geçici öfke ya da planlı zarar verme isteğinden kaynaklanan, saldırganların kişisel motivasyonları değildir, mağdurun ait olduğu gruba yönelik önyargılar, ayrımcılık ve yanlılıklardır. Dolayısıyla, sadece bir insana ya da gruba ruhsal ya da fiziksel zarar verilmesi sonucunu doğurmazlar aynı zamanda saldırılara maruz kalan gruplara ait insanların, kendilerini ifade etmeleri hatta varlıklarını sürdürmeleri önünde de ciddi tehdit ve engel oluştururlar. Nefret suçlarına hedef olmaktan korunmanın tek yolu böylece kendiliğinden, insanın oluşunu, varlık biçimini reddetmesi, en hafifinden varoluşunu görünmez kılmaya çalışması haline gelir ki bu da nefret suçlarının nedeni olan ideolojik arka planın esasen, toplumda belirli grupların varlığına yönelen bir tehdit oluşturduğunu gösterir. Nefret suçlarının yarattığı tehdit ve korku ortamının olası mağdurlara mesajı açıktır: Ya böyle var olma ya da böyle olduğunu belli etme! Bu söylemin bir yanı, nefret suçlarının asıl aktörü olan homofobik yaklaşımın temelini oluşturur: Böyle olma, olduğun gibi olduğunda varlığımızı ve iktidarımızı tehdit ediyorsun, yok olman ya da yok edilmen gerekiyor. Diğer yanı da yüreği hiç kimsenin incinmesine dayanamayan ama her şeyin eskisi gibi sürmesinden ve ona dokunmayan yılanın bin yaşamasından yana olan iyi kalpli homofobiklerin üstten bakan, akıl veren kibirli ve bin yüzlü hak anlayışına rehberlik eder: Olduğun gibi olmana hiç itirazım yok, ama gözümüze görünme, mahallende, gettonda, barında, parkında, yatak odanda kal!

Nefret suçlarının hedeflerinin hangi gruplar olduğu, bu suçların niteliğinin de en önemli göstergelerinden biridir. Dünyanın farklı coğrafyalarında saldırganların hedefleri, o toplumda hangi grupların ayrımcılığa uğradığına bağlı olarak değişmekte fakat saldırganların zihniyet yapıları, motivasyonlarını oluşturan ve besleyen böylece suçu belirsiz hatta bazen meşru kılan ideolojik ortam değişmemektedir. Örneğin ABD’de nefret suçlarıyla ilgili istatistikler ırksal önyargı ve ayrımcılıktan kaynaklanan ve nefret suçları kapsamına giren saldırıların ilk hedefinin siyahlar olduğunu göstermektedir. Bizim ülkemizde benzer istatistikler olmamasına hatta henüz bu tür saldırıların “nefret suçu” olarak teşhis edilmesinde bir söz birliği bulunmamasına karşın, medyada yer alan haberlerden ve insan hakları örgütlerinin verilerinden hareketle, nefret suçlarının mağdurlarının en büyük sıklıkla, cinsel yönelimleri ve etnik kökenleri nedeniyle bu saldırıların hedefi olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de de diğer pek çok ülkede olduğu gibi, cinsel yönelim, etnik köken, dini ya da mezhebe dayalı inançlar, daha kapsayıcı bir yaklaşımla söylersek, çoğunluğu belirleyen tektipçi ideolojik iktidar anlayışlarının dışında kalan var olma biçimleri farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde nefret suçlarının hedefi olabilmektedir.

Nefret suçlarının kişisel olmaktan çok toplumsal, ideolojik bir arka plandan beslendiği, saldırıları gerçekleştiren faillerin, ideolojik olarak belirli benzerlikleri olmasıyla da desteklenmektedir. ABD’de hüküm giymiş suçlular üzerinde yapılan çalışmalar, saldırıların maddi bir çıkar ya da belirli bir amaç için gerçekleştirilmediğini, yanlılığın türü ne olursa olsun, nefret duyulan gruba üstünlük sağlamak amacı taşıdığını göstermektedir. Saldırganlık diğer suçlarla karşılaştırıldığında daha araçsaldır ve pek çok sembolik öğeden beslenmektedir; planlı, amaç yönelimli ve belirli bir uyarılmışlık düzeyiyle saldırılar gerçekleşmektedir. Suçluların genel olarak patolojik özellikler göstermedikleri ya da suça yönelmelerindeki asıl faktörün ruhsal sorunları olmadığı görülmüştür. Saldırganların davranışlarında, dini inançlarının da, mağdurların, özellikle cinsel yönelimleri nedeniyle hedef seçildikleri suçlar açısından etkili olduğu bulunmuştur.

Ayrıca homofobik ideolojilerden ve ayrımcılıktan beslenen nefret suçları genel olarak sanılanın aksine çoğunlukla cinsel taciz biçiminde ortaya çıkmamakta, diğer gruplara yönelen saldırganlık davranışlarıyla benzer örüntüler göstermektedir.

Ülkemizde yapılan pek çok akademik çalışmada da, homofobinin genel olarak otoriterlikle, sağ ve sol ideolojilerden bağımsız olarak muhafazakârlıkla bir arada bulunduğu ve diğer ayrımcılıklarla birlikte ortaya çıktığı bulunmuştur.

2003-2004 yılları arasında Los Angeles güvenlik birimleri tarafından rapor edilen 1045 nefret suçu üzerinden yapılan araştırmada nefret suçlarının özellikleri ortaya çıkarılmaya çalışıldı. 2006’da sunulan bir başka istatistik? bilgi ise FBI verilerine dayanıyor. Her iki çalışmada da, rapor edilen veriler ortak yanlar taşıyor. 7.720 nefret suçu olarak nitelenebilecek saldırının tümü belirli gruplara ilişkin önyargı, ayrımcılık ve yanlılıklara dayanıyor. % 51,8’i ırksal önyargı; 18,9’u dinsel yanlılık, 15,5’i cinsel yönelim yanlılıkları, 12,7’si etnik-bölgesel yanlılıklar. Bir saldırı da engelli bir yurttaşa yönelik olarak gerçekleşmiş. Saldırıların yaklaşık üçte biri mağdurun evinin yakınında ya da mahallesinde, dörtte biri otoban, sokak ya da kamusal alanlarda, % 12,2’si okullarda, % 6’sı park alanlarında ya da garajlarda, % 4’e yakını ise kilise, sinagog ya da dini ibadet mekânlarında. ABD’de güvenlik birimlerince yayınlanan farklı yıllara ait istatistikler, belirli şehirlerde belirgin biçimde yoğunlaşan çeşitli azınlık gruplarına ait nefret suçlarının yaklaşık % 12-25’i arasında değişen oranlarda mağdurların cinsel yönelimleri nedeniyle işlendiğini ortaya koymaktadır. Ölümle sonuçlanan mağduriyetlerin ise yarısından fazlası homofobik tutumlarla işlenmiş anti-gey suçlardır. El ele dolaşmakta olan gey ve lezbiyen çiftlere yönelik laf atmadan, açık sözlü saldırıya, arabaların ya da evlerin tahrip edilmesinden, açık şiddet içeren saldırı ve cinayete varan suçlar. ABD’de pek çok eyalette nefret suçlarına karşı yasa olmasına karşın, bunların sadece yarısında cinsel yönelim nedeniyle işlenen suçlar nefret suçu kabul edilmektedir. 1990’larda yapılan bir tarama çalışmasında gey ve lezbiyenlerin % 25’inin en az bir kez fiziksel saldırıya uğradığı rapor edilmiştir. Bu sayısal veriler ülkemizde olduğu gibi ABD’de ve dünyanın her yerinde, gerçeğin çok küçük bir bölümünü yansıtıyor. Nefret suçlarının diğer kurbanları gibi cinsel yönelimi nedeniyle saldırıya maruz kalanların pek çoğu, daha çok ve ağır bedeller ödemekten kaçınmak için mağduriyetlerini gizliyorlar. Çünkü nefret suçlarını görünür kılmak, aynı zamanda suçun nedenini oluşturan grup aidiyetini de görünür kılmayı zorunlu hale getiriyor. Bütün bu nedenlerle özellikle cinsel yönelimleri nedeniyle nefret suçlarının hedefi haline gelen insanlar için mağduriyet, örneğin ırkları nedeniyle bu saldırılara hedef olanlardan farklı olarak bir varlık-yokluk meselesi haline gelebiliyor.

Nefret suçları, diğer suçlardan farklı olarak hem kurbanlar hem de genel olarak toplum üzerinde psikolojik hasarlar yaratma konusunda çok daha etkili sonuçlara yol açmaktadır. Aynı zamanda en ağır sonuçlara yol açan insan hakları ihlallerinden biri olarak nefret suçları, kurbanların yaşadığı açık fiziksel zararların dışında, fiziksel zarar görme korkusuna ilişkin artan hassasiyet ve kalıcı stres gibi olumsuz psikolojik sonuçlar doğuruyor. Psikolojik sonuçları açısından uzun süreli travmatik etkiler ve bu travmatik etkiler sonucu ortaya çıkan zihin ve ruh sağlığındaki bozulmalar bazen intihara varan sonuçlara varabiliyor. Aile ya da yakın çevreden sağlanan sosyal destek ve benlik saygısının yüksek olması bu etkileri azaltan faktörler olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte bu faktörlerin, saldırıların ve tehditlerin olumsuz ruhsal etkilerini azaltmaya yardımcı olması ancak, saldırının ağırlığı, şiddeti ölçüsünde gerçekleşmektedir. Ağır ve sürekli saldırı durumlarında anksiyete, gerginlik, depresyon, stres, güvenlik endişesi, öfke ve toplumdan uzaklaşmaktan nefrete kadar varan olumsuz duygulara ve yaşantılara yol açan sonuçlar adeta kaçınılmazdır. Post travmatik stres bozukluğu en sık görülen tablodur. Cinsel yönelimleri nedeniyle saldırıya uğrayan geylerle yüz yüze görüşmeler yoluyla yapılan niteliksel bir araştırmada, saldırıya uğrayan insanların yaşadıkları sosyal ve psikolojik deneyimler 6 ana başlıkta sunulmuştur:

1.Katılımcıların ortak olarak paylaştıkları başlıca olumsuz duygu, kontrol algısı ve duygusunu kaybetmektir. Mağdurlar, yaşadıkları saldırılar sonucunda yoğun çaresizlik duyguları yaşamakta ve çevreleri, ortam ve genel olarak yaşamları üzerindeki kontrollerini yitirdikleri duygusuna kapılmaktadırlar. Bu kontrol kaybı insanları hareketsiz kılmakta, günlük aktivitelerini bile gerçekleştirmede zorluklar yaratacak boyutlara varan davranışsal sorunlara yol açmaktadır.

2. Katılımcılar, yaşadıkları saldırıya ilişkin herhangi bir hatırlatıcı uyaranla karşılaştıklarında, travmayı yeniden yeniden yaşamaktadırlar. Tekrarlayıcı biçimde benzer olumsuz duygular, korkular oluşmaktadır. Dolayısıyla saldırının etkileri saldırı anından çok daha uzun bir sürece yayılarak ortaya çıkmaktadır.

3. Mağdurlar, yoğun suçluluk duyguları yaşamaktadırlar. Bilişsel olarak kendilerini davranışsal ya da kendi özellikleri nedeniyle suçlamakta; diğer insanlar tarafından da, saldırıdan kendi davranışları nedeniyle sorumlu tutularak suçlanmaktadırlar.

4. Katılımcıların sosyal destek ağlarından yararlanma süreçleri de saldırıyı görünür kılma biçimleri ve dereceleriyle ilgili olarak gerçekleşmektedir. Mağdurların yaşadıkları deneyimi kendiliğinden, kontrollü olarak, sağaltım amacıyla ya da yasal yollardan hakkını aramak için görünür kılmasına bağlı olarak yaşadığı deneyim farklılaşmaktadır. Öğrenilmiş çaresizlik genellikle saldırıyı görünür kılmayı engelleyen en önemli faktörlerden biridir.

5. Mağdurlar genellikle duyusal, davranışsal ve bilişsel taktikler kullanarak nefret saldırılarının art etkilerinden korunmaya ve nefret suçlarıyla başa çıkmaya çalışmaktadırlar.

6. Mağdurlar, yaşadıkları nefret ideolojilerinden kaynaklanan saldırılar sonucunda, genellikle cinsel yönelim kimlikleriyle yüzleşmektedirler. Kimi zaman gey olmanın kendisiyle yüzleşmekte ve cinsel yönelimlerini sorgulamaktadırlar. Çoğunlukla, görünüşlerini sorgulamakta ve nefret saldırılarından korunmak için daha erkeksi görünmeye çabalamayı denemektedirler. Mağdurların bir başka tepkisi gey kimliklerine daha çok angaje olmalarıdır. Nefret suçlarına karşı örgütlenmelere katılmakta, geylerin hakları için kurulan sivil örgütlere katılmakta ya da bu örgütlere olan bağları güçlenmektedir.

Nefret suçlarına yol açan ideolojik arka planı oluşturan toplumsal bağlam, hukuk, medya, insan ilişkileri, genel olarak gruplar arası ilişkiler, iktidar ve hegomonik yapılar kısaca sistem tarafından belirleniyor. Pek çok ülkede, nefret suçlarıyla ilgili hukuksal süreçler konusunda yapılan çalışmalarda, jüri üyelerinin cinsel yönelimlerinin kararı nasıl etkilediğine dair bir bulgu olmasa da, etnik kökenlerinin mağdurların ve saldırganların etnik kökenleriyle benzerliğinin, kararları etkilediğini gösteren bulgular vardır. Gerek yasaların yapılması, yorumlanması sürecinde gerekse hem mağdur hem de saldırgan açısından savunma süreçlerinde psikolojik ve sosyal psikolojik süreçler etkili olmaktadır. Yapılan pek çok çalışma, aynı zamanda mağdurların kendilerini ifade ediş biçimlerinin, saldırının niteliğinin ve yarattığı hasarın da kararları etkilediğini göstermektedir. Nefret suçlarına karşı alınacak önlemler bakımından ağır cezalardan yana olma ya da ağır cezaların caydırıcı olabileceğini düşünme genellikle, nefret suçlarının arka planını oluşturan ayrımcılık ve nefret söylemine karşı olmaktan kaynaklanan bir ideolojik tavır olarak ortaya çıkmamakta, daha ziyade bir grubun ya da genel olarak toplumun huzurunu sağlamaya yönelik bir önlem olarak düşünülmektedir. Bu eğilim sadece hâkim grupların söylemi olarak ortaya çıkmamakta, ayrımcılığa uğrayan gruplar arasında da yaygın olarak varlığını sürdürmektedir. Eşcinsel üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışmada, ait olunan gruba ilişkin olumlu benlik duygularının, yani eşcinsel olma kimliğiyle barışık olmanın, nefret suçlarına karşı duyarlılığı yükselttiği ve ağır cezalardan yana olma eğilimini arttırdığı bulunmuştur. Ayrıca bütün toplumsal gruplar açısından genel olarak topluluğa ait olma duygusunun da nefret suçlarına karşı daha duyarlı olma sonucuna yol açması söz konusudur. Literatürdeki çalışmalar genel olarak, liberal dünya görüşleri arttıkça ağır cezalandırmadan yana olma eğiliminin azaldığını tersine muhafazakârlık arttıkça yükseldiğini göstermektedir. Bu olgu nefret suçlarıyla mücadelede önemli sorunlardan birini oluşturmaktadır. Ağır cezalardan yana olma, bir yandan nefret ideolojilerini ortaya çıkaran genel toplumsal bağlamın ve farklı gruplar arasındaki ilişkilerin ayrımcılıkla belirlenmesini engellemenin tek yolu olarak görünen demokratikleşmenin önünde bir engel olarak durmakta, öte yandan nefret suçları arttıkça ağır cezalardan yana olma eğilimi de yükselmekte, dolayısıyla nefret suçlarının zeminini oluşturan muhafazakârlık eğilimleri pekişmektedir. Bu paradoksal durum aslında nefret suçlarının ve bu suçlara neden olan nefret söyleminin bütünüyle ortadan kalkmasının, toplumsal iktidar ilişkileri ve gruplararasındaki hiyerarşik toplumsal örgütlenmenin değişmesiyle mümkün olabileceğini, dolayısıyla nefret söylemiyle mücadelenin asla sadece bu söylemin hedefi olan grupların sorunu olmadığını göstermektedir.

Medya, dünyada ve ülkemizde nefret suçlarına yol açan ayrımcılığı oluşturan ve besleyen kalıp yargıların, önyargıların kısaca nefret söyleminin kurulmasında ve yaygınlaştırılmasında en etkili aracılardan biridir. Medyanın nefret suçları kapsamında ele alınabilecek eylemleri haberleştirme, kullanılan dil ve mağdurları ya da olayı sunma şekli, eylemi meşrulaştırmaya ve suçun altında yatan ayrımcılığı gizlemeye yol açabilir; sıklıkla böyle olmaktadır. Örneğin, Türkiye’de bütünüyle nefret suçları kapsamında görülmesi gereken eşcinsellere, travesti ve transseksüellere yönelik saldırılar, genellikle mağdurların yarattığı tahrik sonucunda oluşan eylemler gibi sunulmaktadır. Açık bir saldırı ve çoğunlukla cinayete varan ya da bizim ülkemizde ancak ölümle sonuçlandığında “haber” değeri taşıyabilen suçlar, mağdurların çıkardıkları “olaylar” sonucunda gerçekleşmiş, “doğal” sonuçlar olarak ele alınmaktadır. Genellikle mağdurlar, faillerin “hassasiyetlerine” dokunur ve cezalarını bulurlar; oysa failin hassasiyetinin tek kaynağı ayrımcılık ideolojileridir. Bu yaklaşım, sadece şiddeti meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda kendini ifade etme ve gerçekleştirme hakkının, bir toplumda kimlere ait bir ayrıcalık olduğunu da tarif eder; bu doğrudan herkesin sadece insan olmak bakımından eşit olduğu ön kabulüne dayanan çoğunu bizim de kabul ettiğimiz evrensel hukuk normlarının çiğnenmesi anlamına gelir.

Nefret suçları ve bu suçların nedeni olan ayrımcı ideolojilerle mücadele çok boyutlu yapısı nedeniyle hukuk, medya, eğitim başta olmak üzere toplumsal bütün yapıların sorgulanması ve yeniden yapılandırılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla sadece nefret söyleminin ve suçlarının hedefi olan grupların sorunu olarak görülemez; herkes için yaşanabilir bir dünya isteğini dile getiren ve varlık nedenini bu isteğe dayandıran her türden politik iradenin öncelikli hedefi ve sorumluluğu olmak zorundadır. Kuşkusuz dünyada olduğu gibi ülkemizde de nefret söylemi ve suçları giderek yaygınlaşmaktadır ama hepimizin gelecek tahayyülünü besleyen ve umut veren tek şey hâlâ ve sadece giderek daha görünür hale gelen özgürlük mücadeleleridir.

Dipnot: Yaşadığımız coğrafyada çok yaygın olan cinsiyete dayalı grup aidiyeti nedeniyle kadınların maruz kaldıkları çoğunlukla da ölümle sonuçlanan saldırılar, ilgili literatürde genellikle nefret suçları kapsamında ele alınmamaktadır; bu yaklaşımın cinsiyetçi ideolojilerden beslenen kendine özgü nedenleri vardır. Bu yazıda bu konu, bir başka yazıda ele alınmak üzere, yazının amacı ve sınırları nedeniyle dışta bırakılmıştır.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Dönmelere Doyamadık” kitabı çıktı!

Pembe Hayat’ın Temmuz ayında Side’de düzenlediği Trans Kadın Kampı’nın katılımcılarıyla gazeteci-yazar Yıldız Tar’ın gerçekleştirdiği röportajlardan oluşan “Dönmelere Doyamadık” kitabı çıktı. Kitabı Pembe Hayat’tan edinebilirsiniz.

Pembe Hayat’ın bu yaz Side’de düzenlediği Trans Kadın Kampı’na katılan trans kadınlarla röportajlardan oluşan “Dönmelere Doyamadık” kitabı çıktı.

Kaos GL ve Pembe Hayat derneklerinin birlikte hazırladığı kitapta KaosGL.org editörlerinden gazeteci-yazar Yıldız Tar’ın beş farklı şehirden trans kadınlarla yaptığı söyleşiler yer alıyor.

Trans kadınlar anlatıyor: Hayat işte bacım!

Farklı meslek ve yaş gruplarından on bir trans kadının eğitim, çalışma hayatı, sosyal güvence, barınma, göç, nefret saldırıları, gündelik yaşam, hukuk, cezaevleri, sağlık ve transfobiyle mücadele gibi konulardaki deneyim ve düşüncelerinin yer aldığı kitabın alt başlığı ise: “Trans Kadınlar Anlatıyor: Hayat İşte Bacım!”

Medyanın görmezden geldiği ya da “travesti terörü” haberlerine sıkıştırdığı trans kadınların kendi deneyimlerini, kendi dillerinden aktardığı kitaba ücretsiz olarak Pembe Hayat LGBTİ Derneği’nden ulaşabilirsiniz. Farklı şehirlerdeki LGBTİ örgütlenmelerine de dağıtımı yapılacak kitaba ulaşmak için bilgi@pembehayat.org adresine mail atmak yeterli.

Ankara, Eskişehir, İstanbul, İzmir ve Mersin’den trans kadınların yer aldığı bu kitap; Pembe Hayat’ın bir trans ağı oluşturma hedefinin ön çalışmalarından birisi. Bu sene bir kampta ve “Dönmelere Doyamadık” kitabında trans kadınları bir araya getiren dernek; önümüzdeki yıllarda trans erkeklere dönük bir kamp da organize etmeyi düşünüyor.

Medyadaki görünmez duvarları aşma ümidiyle…

Kitaptaki söyleşileri gerçekleştiren Yıldız Tar ise bu çalışmanın “medyadaki görünmez duvarları” aşmasını ümit ettiğini belirterek şunları kaydetti:

“Bambaşka hayatlarda gelen on bir farklı trans kadının deneyimleri, transların gökyüzündeki yıldızlar kadar çeşitli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bu çalışma, kalıp yargılara hapsedilen trans kadınların birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını göstermenin yanı sıra; ortak olarak paylaşılan ayrımcılık ve transfobiyi de görünür kılmak için yapıldı. Umarız, trans kadınların hayatın her alanında verdikleri mücadele ve direnişe bir nebze de olsa katkımız olmuştur.”

Kitapta yer alan trans kadınlar ve röportaj başlıkları ise şöyle:

Ayta Sözeri (İstanbul): Sahne teklifi yapan mekan daha önce beni içeri almamıştı
Gani Met (Ankara): Nonoşluğun tuhaf bir garibanlığı vardır
Buse Kılıçkaya (Ankara): Haklı bir galibiyet aldık, önümüzdeki maçlara bakıyoruz
Deniz Şapka (İstanbul): Evlilik de bir tür seks işçiliğidir!
Michelle Demischevich Kurt(İstanbul): Kar altında iç çamaşırımla sokakta sürüklendim!
Doğa Ç. (Ankara): Komutandım, trans olduğumu söyleyince her şey sıfırlandı
Oya Özgün Hazan (Ankara): Kurumamak için mücadele etmemiz lazım
Demet Yanardağ (İzmir): Çükünü çıkartıp “Ağzına al” diyen polisleri biliyorum
Yağmur Arıcan (Mersin): Yaşadığım şehri terk etmek istemiyorum
İrem Aşık (Eskişehir): İşyerlerine trans kotası konulmalı
Zara (Ankara): Nefret Suçları Yasası’nda yokuz

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kars’ta homofobik nefret saldırısı!

Kafkas Üniversitesi öğrencisi LGBTİ aktivisti Birkan Perincek 4-5 kişilik bir grubun homofobik saldırısına uğradı. Geçtiğimiz yıl bilgisayarı çalındığında polislerin suçluyu yakalamak yerine cinsel yöneliminden ötürü ayrımcılığa uğradığını ve polislerin kendisine “Teşkilattan kimlerle yattın” gibi sorular yönelttiğini belirten Perincek bu sebepten polise gitmediğini söyledi.

LGBTİ’ler anayasal olarak korunmaz, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı nefret söylemi ve suçlarına dönük herhangi bir yaptırımın bulunmazken yeni bir homofobik saldırı daha yaşandı.

Kars’ta 26 Mart günü akşam saatlerinde arkadaşlarıyla buluşmak için sokakta bekleyen Kafkas Üniversitesi öğrencisi ve LGBTİ aktivisti Birkan Perincek homofobik saldırıya uğradı.

Çevredekiler saldırıyı izledi!

Olay öncesi bir arkadaşıyla oturduğu kafeden ayrılıp başka bir arkadaşıyla buluşmak için ana cadde üzerinde bekleyen Perincek 4-5 kişi olduklarını belirttiği kişilerin saldırısına maruz kaldı. Arkasından “Top, ibne,travesti” şeklinde bağırdıklarını belirten Perincek kendisinden önce sigara istediklerini ve sigarayı uzattıktan sonra karşıya geçtiğini belirtti. Ancak kişiler arkasından gelerek saldırdı. Açık herhangi bir dükkan bulamayan Perincek sokakta bulunan birkaç kişinin de kendisine yardım etmediğini belirtti.

Saldırıdan bir yıl önce de polisten ayrımcılık: “Teşkilattan kimlerle yattın?”

Daha sonra beklediği arkadaşı gelerek kendisini araçla aldı ve eve bıraktı. Polise ya da hastaneye gitmek istemediğini belirten Perincek bunun nedenini şöyle açıkladı: “2014 Ocak ayında evime hırsız girdi ve bilgisayarım çalındı. Bunun için karakola gittiğimde polisler cinsel yönelimimden dolayı üzerime geldi. Bir başkasının pornosunu bilgisayarımda sakladığım için bilgisayarımın çalındığını iddia eden polisler daha sonra da ‘Teşkilattan kimlerle yattın?’ gibi sorularla üzerime geldiler ve kamera görüntüleri olduğu ve ben suçluyu tespit ettiğim halde hiçbir şey yapmadılar. Hastaneye gitsem dün gece yaşadığım olay polise gidecekti ve ben aynı şeyleri tekrar yaşayacaktım. Bu nedenle ne polise ne de hastaneye gitmek istemedim” şeklinde konuştu.

Ayrımcılık her yerde!

“Herhangi bir gaspın olmadığı saldırıda saldırganlar bıçak çektikleri halde sadece tekmelerle saldırarak olay yerinden uzaklaştılar” diyen Perincek aynı gün Kars’ta bulunan bir kafede de cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğradığın ifade etti. Kendisine ve yanındaki arkadaşına hizmet verilemeyeceği belirtilerek kafeden çıkarıldıklarını da kaydetti. Perincek benzer ayrımcılıkları daha önce de yaşadıklarını sözlerine ekledi.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, istanbul travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın